Hastanın umudu nasıl kabusa dönüşür?

Asgari ihtiyaçlarımızdan birini karşıladığı için en çok gereksinim duyulan, en prestijli ve çoğu zaman insan hayatını kurtarmaya ve korumaya yönelik olması nedeniyle en kutsal mesleklerden biri olarak tanımlanır hekimlik. Ancak en zor mesleklerden biridir aynı zamanda.

 

Kuşkusuz tedavi edilen bir hastanın verdiği başarı hissi ve tatmin tartışılmaz. Ama bir başka perspektiften bakmak gerekirse hekim olmak, meslek yaşamınız boyunca neredeyse hiçbir zaman halinden memnun biriyle karşılaşamayacağınız anlamına gelir. Size başvuran hemen herkes bir sorun nedeniyle karşınızdadır. Öte yandan, hekim olmak neredeyse 7/24 çalışmayı gerektirir. Yalnızca profesyonel yaşamda, tanımlanmış çalışma saatlerinden söz etmiyoruz.

Diyelim tatile gittiniz ve kazara bir sohbet sırasında yanınızdaki kişiye hekim olduğunuzu söylediniz. Yüksek ihtimal ya kendisi ya da bir yakınıyla ilgili soracağı bir sorusu vardır o kişinin ve sizin tatilde olduğunuz gerçeği ile de pek ilgilenmeyecektir sorusunu yöneltip yanıt beklerken. Hasta ile iletişim ise başlı başına önemli alanlardan biridir kuşkusuz. 

Bireyler arası iletişimin temel olduğu her meslek grubunda olduğu üzere tıp alanında da hasta-hekim ilişkisi önemli, zaman zaman da sıkıntılıdır.

Her hasta ve hekimle birlikte ilişki biçimi çeşitlenmekte, iletişimin başarısı tarafların iletişim becerileriyle sınırlı kalmaktadır. Örneğin, kimi zaman kulaktan dolma bilgilerle kendi kendine teşhis koyan hatta kendi kendini tedavi etmeye çalışan hastalarla karşılaşabilir bir hekim, kimi zaman da hastalık hastası olanlarla. Her biriyle farklı iletişim kurması gerekir. Hasta yakınları da cabası. Tüm bu açılardan bakıldığında hekimlik stres faktörünün, negatif enerjinin yüksek olduğu cidden zor bir meslek. Peki, hasta olmak kolay mı? Hayatınız normal akışı içinde giderken olmadık bir zamanda, olmadık bir hastalıkla karşı karşıya kalmak… Çok doğal olarak çevrenizdeki kişilerin ama özellikle de başvurduğunuz hekimin sizi anlamasını ve size güven vermesini beklersiniz. Ama bazı koşullarda bazen hastadan bazen hekimden bazen de her iki taraftan da kaynaklanan iletişim hataları bu süreci daha da zorlu hale getirebilir.

Neler olabilir bunlar? Örneğin, hasta başına gelen şeyin ne olduğunu, ne tür bir tedavi ile karşı karşıya kalacağını bilmek ister. Hasta olarak bu onun en doğal hakkıdır. Kuşkusuz her hekim bunu yapar; hastasına durumunu izah eder. Peki, ama hangi dilde? Kimi zaman hekim kendi mesleğinin sınırları içinde tıbbi terimleri o denli kanıksar ki hastasının da bunu rahatlıkla kavrayabileceğini düşünür. Oysa pek çok eğitimli insan için bile çoğu Latince kökenli olan terimler yalnızca birer muammadır.

Sağlığından endişe duyan bir insandan söz ediyoruz ve her Latince sözcükle birlikte bu endişenin daha da artacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Benzer sorun ilaç kılavuzlarında da (prospektüs) geçerli. “Kullanmadan önce okuyunuz” yazısı dikkat çeker hepsinin üzerinde. Acaba kaç hasta okuduğundan bir sonuca varabiliyordur? Bu noktada yapılabilecek en önemli adımlardan biri konulan teşhisi hastaya sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel seviyesi her ne olursa olsun olabilen en anlaşılır biçimde açıklamak ve gereksinim duyarsa hastanın soru sormasını kolaylaştıracak ortamı sağlamak olacaktır. Yapılabilecek bir diğer iletişim hatası hastanın kaygısını ya da fiziksel rahatsızlığını küçümsemek olacaktır. Şu akıldan çıkarılmamalıdır; kaygı düzeyi ne olursa olsun hasta gereksinim duyduğu için hekime başvurmuştur ve kaygısının ciddiye alınmasını bekler. Kuşkusuz her hastanın hastalığı ile baş etme biçimi farklıdır. Kimisi umursamaz ve doktora bile gitmek istemezken kimisi bir kaç aksırıktan sonra ertesi güne randevu alır. Ama eğer hekime başvurduysa sağlığına ilişkin bir kaygısı var demektir. Kimi hekimlerin hastasını rahatlatacağını varsayarak sarf ettikleri “Yok canım olur mu hiç öyle şey” “Onu da nereden çıkardınız?” vb. ifadeler hastanın rahatsızlığının küçümsendiği duygusunu yaşaması bir yana bazen kendini suçlu hissetmesine bile yol açabilir.

Bir başka iletişim hatası ise hastanın yanlış sağlık alışkanlıklarını değiştireceği düşüncesiyle ya da hekime geç başvurması nedeniyle hastayı azarlamaktır. “Bugüne kadar neredeydiniz?” ” Niye daha önce gelmediniz?” “Tamam, donuk yağları yemeğe devam ederseniz bu kolesterol seviyesi de sizi bir kaç senede felç eder” vb. azar ya da abartılı korku içeren ifadeler hastanın başvuru konusunda pişmanlık duymasına yol açabilir. Bunu, devam edilemeyen bir tedavi takip edebilir. Bu noktada empati anahtar kavram olarak karşımıza çıkar. Kısaca, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve durumu ona iletmesi süreci olarak tanımlanan empati kavramı pek çok iletişim hatasının düzeltilmesinde ya da önlenmesinde işlevseldir. Burada dikkat edilmesi gereken konu arzu edilenin kişinin karşısındaki kişiyle özdeşlik kurması ve aynı onun gibi hissetmesi değil, kendini onun yerine koymaya ve anlamaya çalışmasıdır. Hastayla özdeşlik kurmak ve aynı onun gibi hissetmek gibi bir yaklaşım hekimin işini yapmasını olanaksız hale getirebilir.

Örneğin, hastanızın iyileşmesinin olanaksız olduğunu fark ettiğinizde onunla birlikte psikolojik yıkım yaşamanız, hem onun geriye kalan ömrünün niteliğini bozacak, hem diğer hastaların tedavisini aksatmanıza yol açabilecek, hem de sizin günlük yaşamınızı alt üst edecektir. Çözümü tam bir duyarsızlık, mekanik bir bakış açısı da değildir kuşkusuz. Böylesi bir durumda, hastanızın ne hissedebileceğini, psikolojik durumunu kestirmek, anlamaya çalışmak, ona durumunu anlatırken ve sonrasında onunla bunları gözeterek iletişime geçmek, doğru sözlü iletileri doğru sözsüz iletilerle desteklemek (örneğin “Kolay olmadığını biliyorum” derken hafifçe omzuna dokunmak gibi) ve anlaşıldığını hastaya hissettirmek bu zorlu süreci rahatlatacaktır.

Değindiğimiz üzere bir hastayı sağlığına kavuşturmak, sağlığını korumak yeterince güç ve hekim olmanın birincil şartı hiç kuşkusuz. Bugün pek çok biçimde hastanın psikolojik durumunun iyileşme süreciyle doğrudan ilişkisi kanıtlanmış olduğuna göre, hastanın güvenini kazanmanın, onu anlamak ve anlaşılmak için biraz çaba göstermenin görünenden çok daha etkili olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla, neredeyse insanlık kadar eski bir tarihe sahip, her gün yeni bir gelişmeyle umut dağıtan tıp biliminin iletişim açısından da çağdaş dokunuşlara hem hasta açısından hem de hekimin iş tatmini açısından kendini mutlu hissetmesi için gereksinimi vardır. Unutulmamalıdır ki, hastanın büyük umutlarla yaptığı başvurusunun ürkütücü bir kâbusa dönüşmemesi ve tedavinin kalitesi için iletişim becerisini geliştirmek çok büyük farklar yaratabilir.

Bu makale daha önce 2009 yılında SAYED, Sağlık Yönetimi ve Eğitimi Dergisinde yayınlanmıştır (Yıl 2 Sayı 19, s. 14-16)

Prof. Dr. N. Aysun AKINCI YÜKSEL

İlgili Makaleler

spot_img

Güncel Haberler